Türkiye Cumhuriyeti

Lizbon Büyükelçiliği

Büyükelçilik Duyurusu

Portekiz Cumhurbaşkanı Cavaco Silva'nın Tbmm'ne Hitaben Yapmış Olduğu Konuşma -12 Mayıs 2009, Ankara , 25.05.2009

Sayın Cumhurbaşkanı,

Sayın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı,

Sayın Milletvekilleri,

Sayın Yetkililer,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sözlerime ilk kez ülkemin bir Cumhurbaşkanına Yüce Meclisinize hitap etmek üzere yapılan ve büyük onur duyduğum davetiniz için teşekkür ederek başlamak istiyorum. Portekiz’e ve Portekizlilere bir dostluk ve saygı ifadesi olarak değerlendirdiğim bu nezaketiniz beni ziyadesiyle mütehassıs etmiştir. Bu düşüncelerle şahsım ve tüm Portekizliler adına Türk halkının egemen iradesini temsil eden Yüce Meclisinize teşekkür ediyor ve saygıyla selamlıyorum.

Türk milleti, yaptıklarıyla tarihin akışını değiştiren az sayıda milletten biridir. Tarih boyunca gerçekleştirdikleri, devraldığı mirasın olağanüstü zenginliği ve yetiştirdiği tarihî şahsiyetler hayranlık uyandırıcıdır. Ancak Türk halkının tarihi, bütün bu saydıklarımın da ötesine geçen bir enginliğe sahiptir. Öylesine geniş ulusal meziyet ve kararlılık örnekleriyle doludur ki, onlar olmaksızın ne zaferler kazanılabilir ne de düşmanlıkların üstesinden gelinebilir.

Bu halk, tarihinin en zor zamanlarında yeniden ayağa kalkarak, bugün dünya sahnesinin en önemli aktörleri arasında yerini alan, sözü dinlenen, saygı duyulan ve birçok alanda örnek alınacak modern Türkiye’yi kuran insanlardan oluşmaktadır. Bu halk, Atatürk’ün gurur duyduğu ve bu  Meclisin varlık nedenini özetleyen ifadede belirtildiği gibi, egemenliğin yegâne kaynağı olarak tarif ettiği halktır.

Sayın Milletvekilleri,

Büyük halklara, büyük milletlere, arzu ettiğimiz dünyanın inşâsında da büyük sorumluluklar düşmektedir.

Nasıl bir dünya?

Ekonomik ve toplumsal gelişim için tüm insanların ihtiyaç duyduğu barış, istikrar, güvenlik ve insanlık onuruna saygının hâkim olduğu ve tüm bireylerin “ben de varım” diyebildikleri bir dünya...

19. yüzyıl Portekiz tarihinin büyük ismi, yazar, tarihçi, savaşçı ve politikacı Alexandre Herculano “istek engelleri tartar, irade yener” demiştir.

Arzu ettiğimiz dünyayı gerçeğe dönüştürmenin önüne dikilen engelleri teşhis etmek için çok uzağa gitmeye gerek yok. Etrafımıza bakmak, yakın tarihimize damgasını vuran olayları hatırlamak yeterli. İçinde yaşadığımız ve karşımıza çıkması muhtemel sorunlardan çıkarabileceğimiz dersler gördüklerimiz ve yaşadıklarımızla karşımızdadır.

Halklar ve milletler arasındaki çatışmalar, terorist şiddet, güvenliksiz ortam, gıda ve enerji krizleri, çevrenin tahribi ve iklim değişikliğine bağlı felaketler, hızla salgına dönüşen hastalıklar... Kendimiz ve çocuklarımız için daha iyi bir dünya istiyorsak, bütün bunlardan bir ders çıkarmak durumundayız.

Tabiatıyla, herkes kendi sonucunu kendisi çıkaracaktır.

Benim çıkardığım sonuç, açlığın, yoksulluğun, adaletsizliğin, kabulü mümkün olmayan suçların cezasız kalmasının, umutsuzluğun, hoşgörüsüzlüğün, dışlanma ve aşağılanma duygusunu beslediği ve çatışmayı tahrik ettiği yönündedir. Terorizmin kabul veya müzakere edilmesi mümkün olmayan ölüm ve yıkım mantığını yaymak için bulduğu müsait ortam da işte budur.

Malî ve ekonomik krizin ilk uyarıları, birçokları tarafından iflah olmaz kuşkucuların vesveseleri olarak görülmüşse de fosil yakıtların ve gıda maddelerinin fiyatlarının nerelere dayandığını hatırlayalım. İçinde bulunduğumuz kriz elbet birgün sona erecek. Ancak, mevcut kaynakların bugünkü alışkanlıklarımızla yaşamaya devam etmemiz için yeterli olmadığının ortaya çıkması durumunda ne olacak bunu bir düşünelim. Bu yeteri kadar endişe verici gerçeğe bir de hiç tükenmeyecek gibi baktığımız yaşamsal bir kaynağımız olan suyla ilgili olası bir krizi de ekleyelim.

Son dönemde yaşadığımız olayları değerlendirdiğimde vardığım diğer bir sonuç da, serbest pazar ekonomisinin ekonomik ve toplumsal ilerlemenin önünü açtığıdır. Ancak, bunun lâyıkiyle yaşam bulması için, Devletin ve yetkili kurumların düzenleme ve denetleme konusunda sorumluluklar üstlenmeleri, etik değer ve ilkelerin mali piyasaların işleyişine hâkim olmasını sağlamaları aynı derecede hayatî önemdedir.

Gözlemlerim bana, iklim değişikliğine bir çözüm bulamamamız hâlinde arzu etiğimiz dünyayı kurma yönündeki gayretlerimizin sonuç vermeyeceğini söylemektedir. Bilim adamlarının bizi uyardıkları senaryoların gerçekleşmesi halinde bazılarının bundan kazançlı çıkabileceği yönündeki düşünceler bana tehlikeli hayâller olarak görünmektedir.

Bütün bunların ışığında, sözünü ettiğim konulardan çıkarılacak sonucun apaçık ortada olduğunu düşünüyorum: karşılaştığımız sorunlar ya doğaları gereği küresel bir nitelik taşıyor, ya da Devletler arasındaki karşılıklı bağımlılık nedeniyle küreselleşiyorlar. Sorunlar küresel olunca korumacılık fayda getirmiyor. Bir örnek vermek gerekirse, iklim değişikliğine sınırları kapatmak mümkün müdür? Devletler arasında karşılıklı bağımlılığın bu dereceye vardığı bir aşamada korumacılık ancak daha vahim krizlere yol açar. Bu nedenledir ki, uluslararası eşgüdüm araçları hiç bir zaman bugünkü kadar önemli olmamıştır.

Uluslar arasında çatışmaların ortaya çıkmasını daha etkin bir şekilde önleyecek ve bunların neden ve sonuçlarıyla mücadele edecek, terorizme karşı daha etkili bir savunma sağlayacak, silahsızlanmayı teşvik edecek ve kitle imha silahlarının yayılmasını önleyecek, enerji, gıda, mali ve ekonomik krizlerin öngörülebilirliğini kolaylaştıracak ve bunların ortaya çıkması halinde daha hızlı ve etkin müdahalede bulunabilmemizi mümkün kılacak bir uluslararası eşgüdümden sözediyorum.

Uluslararası eşgüdümün etkinliği, karar yapı ve mekanizmalarında varılacak sonuçları herkesin içine sindirebilmesini sağlayacak şekilde günümüzün gerçeklerini yansıtan bir temsiliyete dayanmasına bağlıdır.  Devletlerin coğrafî, tarihî ve kültürel çeşitliliğine ve bu çeşitliliğin neden olduğu çok boyutlu çıkarlarına saygı gösteren  bir eşgüdüm. Uluslararası kuruluşların giderek artan önemini gözardı etmeyen bir eşgüdüm.

Bu nedenledir ki Portekiz, G-20’nin oluşumunun bölgesel örgütleri görmezden gelemeyeceği düşüncesindedir. Aynı nedenledir ki Portekiz, 2011-2012 dönemi için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine aday olmuştur. Bu vesileyle Türkiye’nin bu adaylığımıza desteği için derin şükranlarımı ifade etmeme izin veriniz.

İnandırıcı olabilmesi için, uluslararası eşgüdümün bazı ilke ve değerlere dayanması gerekir. Birleşmiş Milletler örneğinde bu ilke ve değerler küresel kabul gören uluslararası anlaşmalarda ifadesini bulmuştur. Bunların etkin bir şekilde yaşama geçirildiğini gözetmek durumundayız. Malî piyasalar konusunda ise, kamuoylarımızı kararların etik kurallar çerçevesinde alındığı yönünde ikna etmek durumundayız. Kaynakların tahsisinde, en kırılgan yapıya sahip, gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçları da görmezden gelinmemelidir.

Bu uluslararası eşgüdüm, halklar ve kültürler arasında köprüler kurmayı amaçlayan oluşumlara da değer veren bir eşgüdüm olmalıdır. Türkiye’nin kurucularından biri olduğu Medeniyetler İttifakı örneğinde olduğu gibi.

Kanımca, Atatürk’ün “Beşeriyet tek bir vücuttur ve her toplumu bu vücutta bir uzuv gibi tanımak zarureti vardır. Dünyanın filân noktasında şayet bir huzursuzluk varsa “bundan bize ne?” dememeliyiz. Bir bedenin en küçük bir parçasına isabet eden herhangi bir ıstırap o bedeni baştan ayağa kadar müteessir etmez mi?” sözlerinden ilham almalıyız.

Sorun, özet olarak, küresel vatandaşlığının gerektirdiği siyasi sonuçları üstlenmekte yatmaktadadır.

İşte bu çerçevede biz Avrupalılar için Avrupa Birliğinin bahşettiği kazanımlar göze çarpmaktadır. Uluslararası sahnede güçlü, inandırıcı, ağırlığını koyabilen, tüm halkları adına uyumlu bir şekilde konuşabilen, barışı, güvenliği, toplumsal ve ekonomik gelişimi garanti eden ve yaygınlaştıran bir Avrupa Birliği.

Avrupa bütünleşmesi, savunduğu değerler ve toplumsal ve ekonomik modeliyle, ister güvenlik, ister iklim değişikliği, ister ekonomik ve mali krizle ilgili olsun,  günümüzün önemli meselelerine bulunacak çözümleri şekillendirmek ve yönlendirmek durumundadır. Bu mücadeleye girişebilmek için Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı vardır.

Türkiye’nin katılmasıyla Avrupa Birliği, çok boyutlu kültürel bir mirasa sahip büyük bir ulusun kazandıracağı zenginliğin yanısıra, Avrupa Birliği, ortak geleceği için hayatî önem taşıyan alanlarda çok daha büyük bir ağırlığa sahip olarak hareket edebilmesini sağlayacak katlanan bir stratejik anlama kavuşacaktır. Sadece iki örnek vereceğim: enerji ve dış politika.

Avrupa Birliğinin bir ortak enerji polikasına ihtiyacı vardır. Dışarıda tedarik kaynaklarında ve dağıtım ağlarında çeşitliliği; içeride ise şebekelerin birbirlerine bağlanmasını temin edecek bir politikaya. Türkiye’nin bu alanda belirleyici bir katkısı olabilir.

Öte taraftan, Türkiye, sahip olduğu savunma olanakları, Birliğin yanıbaşındaki veya Birlik için yaşamsal bir stratejik önem taşıyan bölgelerdeki nüfuzu,  büyük bir müslüman ve demokratik ulusun Avrupa projesinin temelinde yatan değer ve ilkelerin savunmasına yapacağı katkılar nedeniyle Avrupa Birliği dış politikasının inandırıcılığının artmasının teminatıdır.

Ancak şunun da altını çizmeme izin veriniz ki, arzu ettiğimiz Avrupa Birliği Türkiye’ye ne kadar ihtiyaç duyuyorsa, Türkiye’nin de Avrupa’ya o kadar ihtiyacı vardır.

Kendi ülkemin tecrübesinden hareketle şu inancımı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, Avrupa’yla tam bütünleşme Türkiye’nin kalkınma ve modernleşme sürecini perçinleyecek ve uluslararası etkinliğini artıracaktır. Uluslararası muhataplarımızın bizimle münferit bir Devlet olarak konuşmalarıyla, uluslararası bir örgütün karar mekanizmaları üzerinde etkisi olan bir üyesi olarak konuşmaları arasında çok büyük bir fark olduğunu şahsen çok iyi biliyorum.

Bizi dünyanın dört bir tarafına savuran tarihimizin sonucu olarak, Portekiz’in Portekizce konuşan ülkelerle çok yakın ilişkileri vardır. Bu ilişkilere dayanarak, uluslararası sahnede her gün kendini daha fazla ispatlayan Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğunu kurduk. Ancak hiçbir şüphemiz yok ki, bize bu kadar yakın ülkelerle mevcut diyalogumuzda dahi, ağırlığımız Avrupa Birliği üyesi olmamız sayesinde çok daha fazla olmaktadır.

Saygıdeğer milletvekilleri,

Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliğinden söz ederken kendi ülkemin katılımına ilişkin hatıralar gözümde canlanıyor.

Portekizin katılım süreci, bir çok engellerle karşılaşan, uzun ve karmaşık bir süreç oldu. Üyeliğimize karşı olanlar, kalkınmışlık seviyemizdeki farklılığın neden olacağı malî külfet konusunu öne sürdüler. Kimileri bizden daha müreffeh üye ülkeler için oluşturacağımız göç tehdidine dikkat çektiler. Bazıları Portekiz’in kendine özgü dış politika yönelim ve geleneklerine işaret ederek, sadakatimizin Avrupa’dan ziyade Atlantik hassasiyetlere ve eski sömürgelerimize yöneleceğini iddia ettiler. Tabii hepsi bu kadarla da kalmadı...

Fakat, Alexandre Herculano’nun “istek engelleri tartar, irade yener” sözüne geri dönmeme izin verirseniz, ne arzumuz eksikti, ne irademiz. Yerimizin Avrupa’da olduğunu biliyorduk. Ulusal çıkarlarımızın orada yattığını. Avrupa bütünleşmesinin dışında kalamayacağımızı...

Yerine getirilmesi imkânsız gibi görünen zor katılım kriterlerine uymak zorundaydık. Bunlar bizi yeni yapılanmalar benimsemeye, muazzam bir topluluk müktesebatını ulusal mevzuatımıza ithal etmeye, ciddi anayasal ve yasal değişiklikler gerektiren geniş çaplı reformları hayata geçirmeye zorluyordu. Ülkemizin dünyada sahip olmasını dilediğimiz yeri nasıl gördüğümüzü bir kez daha ve iyi düşünmeye zorlanmıştık.

Bugün içimde en ufak bir tereddüt olmaksızın “bütün bunlara değdi” diyebiliyorum.

Tabii ki her ülke ayrı bir gerçektir. Türkiye Portekiz olmadığı gibi, Portekiz de Türkiye değildir.

Bu nedenledir ki, bizim kendi deneyimlerimize ilişkin anılarımı yersiz ders taslamalar olarak değil, sizi Avrupa’nın karar alınan masalarında oturur görmek isteyen bir dostun sözleri olarak kabul etmenizi diliyorum.

Değerli milletvekilleri,

Ziyaretim yıllarca NATO’da müttefik ve Avrupa Konseyinde ortak olan ülkelerimiz arasındaki ilişkileri güçlendirmeye katkı amacını taşımaktadır.

Siyasi alanda mükemmel, ancak diğer alanlarda olabileceğin çok altında seyreden ilişkileri...

Bu durumu değiştirmenin zamanı gelmiştir.

Beraberimde ülkemin ekonomisinin en dinamik sektörlerini temsil eden önemli bir işadamı heyeti getirdim. Son dönemde yüksek teknoloji üreticisi ve ihracatcısı olan, yenilenebilir enerji, altyapı projeleri, turizm ve telekomünikasyon gibi Türkiye için de önem taşıyan alanlarda haklı bir uluslararası üne sahip olan bir ekonomiden söz ediyorum. Portekizce konuşan Afrika ülkeleri ve Brezilya gibi özel tecrübesi olduğu pazarlarda iş yapan, dünyaya açık bir ekonomiden. Aynı zamanda, Türkiye’nin de etkili bir konuma sahip olduğu pazarlara ulaşmaya hevesli bir ekonomiden bahsediyorum.

Bu ziyaretin programı girişimcilerimizin Türk karşıtlarıyla ilişkilerini ilerletme hedefi gözetilerek hazırlandı. İş dünyalarımızın yeni iş ve ortaklık imkânları bulacaklarına inanıyorum.

Ancak, aramızdaki ilişkilerin bilim, kültür, akademik dünya ve turizm konusunda da yoğunlaşmasına önem atfetmekteyim. Türk makamlarının değerli katkılarıyla hazırlanan ziyaret programımın çeşitli bileşenlerinin bütün bu alanlarda da temas ve işbirliğimizin güçlenmesine katkıda bulunacağına inancım tamdır.

Nihayet, halklarımızın birbirlerini daha iyi tanıması gereklidir.

Özel olarak gerçekleştirdiklerim dahil, Türkiye’ye yaptığım ziyaretlerde, ülkenizin tarihi mirasının zenginliği, halkınızın kararlılığı ve modern Türkiye’nin başarıları karşısında her zaman büyük hayranlık duymuşumdur.

Ancak beni özellikle duygulandıran şey, gerçekten de ülkemin dışında olup olmadığım konusunda beni şüpheye düşüren benzerliklerimiz olmuştur. Bir Avrupalı ve bir Portekizli olarak, Türkiye’de kendimi hep evimde hissettim.

Bugün huzurlarınızda ve Türk demokrasisinin bu abidesinde beni saran duygular işte bunlardır.

Çok teşekkür ederim.